21 Kasım 2011 Pazartesi

Yanılsama

Birkaç kelimeye takıntılı geçiyor bu son dönem. Bu son dönem dediğim uzun birkaç yılı kapsıyor. Öyle sancılı geçiyor ki bazı günler silkindiğinde, kurtulduğunda kaybedilmiş bir şeyi arar halde buluyorsun kendini. En yakında olanı bazen en uzaktaymışçasına özlüyorsun. Herkesi yargılıyor ve en çok kendini yoruyorsun.

İnsan en çok kendinden kaybediyor. Zamandan yiyor ve zamanı kıskanıyorsun zamanla... 

Zamanın üstüne insanları, insanların üzerine zamanı koyarak duvarlar örüyorsun kendine; sığınacak bir çatı arıyorsun. Depremler var elbet,taarruzlar var hayatın içinde; göz ardı ediyorsun. Daha ne kadar dayanır ki duvarların? Seni kendinden korumaya yetecek mi sessiz duaların?

Sen bir başkası gibi izliyorsun şimdi kendini. Sen ve başka başka senler daha. Bu da oyunun bir parçası biliyorsun. Sahnenin hem içinde,hem dışındasın. Suflörsün bazen bazen de bir oyuncu. Bu illüzyona hapsolup yorma güzel gözlerini. Kalbini aç sonsuzluğa...

27 Ekim 2011 Perşembe

Susuyor İnsan

Susuyor insan, ne dese bilemiyor, ne yapsa eksik, ne söylese öfkeli, bir şey yapamadığı için çaresiz. Ne doğru ne yanlış bilemiyor insan, kim haklı kim haksız... Bunun derdine düşmeli mi şimdi, bak o konuda da karışıyor kafası, susuyor. 

Farklı renklerimiz, dillerimiz, yollarımız, isyanlarımız, üsluplarımız var.Benzer yanlışlarımız, yalnızlıklarımız, dualarımız, umutlarımız, yanılgılarımız olduğu gibi. Kimisi boş vermiş görünüyor, kimisi yarın kaygısında. Kimisi bir türlü kendini sevemiyor, kimisi kendinden başkasını içine alamıyor.

Bir çocuk görüyorum; üç numaraya vurulmuş kafasındaki delik sizi de vuruyor mu?

Bir çocuk görüyorum; içi kanıyor!

Bir Mandrake,Red Kit,Superman,Batman olamıyor insan, olamayacağını biliyor. Sözcükler uçuşuyor, kafalar gözler yarılıyor. Ben daha güçlüyüm diyor herkes, ben daha büyüğüm, ben daha zenginim, ben hepinizi....... Ama kimse şunu itiraf edemiyor; ikiyüzlüyüm, yalancıyım,gücümü kendi çıkarlarım için kullanırım diyemiyor. İsyan dilsizleşiyor.

Tüm bunlar oluyorken şu soru geliyor mu kimsenin aklına; acaba o çocuk dünü nasıl hatırlıyor? Ve neden birileri sadece kendi gözyaşlarını gerçek sanıyor? Susuyor insan.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Kaşarlı Tost

Birkaç cümleyle geçebilir miyim üzerinizden? Çizebilir miyim izin verirseniz hem adınızı hem soyadınızı, size yeni bir isim koyabilir miyim? Ah ne ayıpçı bir çocuk oldum ben, annem kızacak; kaşarlı tost diyebilir miyim mesela size? Sırrımızı hatırladınız mı? Hahhah!...

Bir çocuğum olsa ismini TAKINÇ koyardım, ona buna taksın biricik evladım, bendeniz gibi pek bir duyarlı olsun. Kendini de sorgulasın devamlı, olanı biteni de... Yargılamasın isterdim yine de insafsızca kimseyi; gözlemlesin ve elinden geleni yapsın. Kendini bilsin, adil olsun ve dimdik dursun isterdim...

Şimdi bu yazıyı okuyanlar size kaşarlı tost dediğim için içten içe bana kızıyorlardır. Halbuki bilmiyorlar ki kaşarlı tostu ne kadar sevdiğinizi ve bana da sevdirdiğinizi. Siz gidince uzunca bir süre kaşarlı tost yiyemediğimi... Bilmiyorlar, konuşuyorlar işte,hep yaparlar bunu, boş verin siz. İçimi siz bilirsiniz, değil mi? Öyle haince bakmayın oradan bana, hahhayy!...

Öyle bir an geliyor ki, nasıl çıktığını da hatırlayamıyor insan, nasıl indiğini de.. Size de oluyor mu? Olmuyor mu, hay Allah, büyük kayıp..

Takınç'a bir kaktüs bir de hercai menekşe alırdım. Bu iki çiçekle canın yanmadan ve üzülmeden yaşamayı becerebilirsen derdim hayatı öğrendin say. Takınç, benim gibi kaktüsü bile kurutur, hercai menekşeyi hiç yaşatamazsa kulaklarını çekmezdim. Bir daha dene, bu defa olacak derdim...

Burada, bu mevsim bu kadar soğuk geçmezdi siz varken. Siz neredeyseniz güneş orayı mı daha çok ısıtıyor? Son dönemde aldığım kaşarların hiç birinde eski tat yok. Sizden sonra bütün tatlar bozuldu, bu da dahil miydi bütün oyunların içine?

Takınç'ın uyku saatini geçirmeyelim. Siz pek seversiniz onu bilirim. Saklıyorum sırrımızı, endişelenmeyin...


Dış ses: Osman Abi kazları çevirsene yanmasın...

13 Eylül 2011 Salı

Romantizm Öldürür

Nazım'ın bir şiiri vardır, bilirsiniz birçoğunuz. Benim de çocuk yaşlarda okuduğum mısralarda şöyle der; en fazla bir yıl sürer yirminci asırlılarda ölüm acısı...   

Her ayrılık ölümdür biraz. Bir daha görebileceğinizden emin misiniz o insanı? O sesi bir daha duymaya cesaret bile edemeyeceksiniz belki. Şarkıları da mekânları da sözcükleri de öldürür bazı ayrılıklar. O söylerdi, o dinlerdi, o giderdi deyip kalbinize sıkışan belki hiç söylenememiş, belki pervasızca, fazlasıyla söylenmiş sözcükleri hatırlar ve küfredersiniz. 

Tabii bu yazdıklarım pek romantik insancıkların sorunu. Romantizmi veba olarak gören birçok günümüz insanı, sizin hastalığınızı fark ettikleri anda topuklayıp kaçarlar sizden. Bulaşıcıdır belki, korkarlar hislenerek ölmekten... 

Romantizm öldürüyormuş, öyle diyorlar. Romantizmden öldüğünü bildiğiniz birileri var mı acep bu devirde? Nazım Baba yaşasaydı bu şiiri şöyle mi değiştirirdi yoksa? En fazla akşamdan sabaha sürer yirmi birinci yüzyılda ayrılık/ölüm acısı.

Şimdilerde mertlik bozuldu aslında. Facebook var, twitter var, var oğlu var...Bir şekilde haber alıyorsunuz ölmüşlerinizden. Ayrılığın bile tadı kalmadı yahu... O yüzden hiç endişelenmeyin hislenerek ölmekten. Bu arada yukarıdan aldığımız son havadislere göre istediğiniz kadar kalp kırabilir, canım o gün öyle istedi öyle yaptım diyebilir, mutsuz edebilir ve bencil olabilirmişsiniz....Müjdemi isterim; kazık dikecekmişsiniz dünyaya!