2 Mayıs 2015 Cumartesi

Malum Hikâye

Olanla ölene çare yok demiş eskiler. Her anın, her günün, her mutluluğun, her mutsuzluğun kısaca her şeyin bir sonu var elbet. Ama bana son gibi gelen şey bir başkası için güzel bir başlangıç olabilir. Her neyse, olmuşla ölmüşün ardından bir fatiha okumak, gamı uzaklaştırmak ve yüzünü güneşe dönmek en doğrusu gibi.
 
Evinin önünden akan suyu bulandırmamalı insan. Çünkü o sudan içecek ve hayat bulacaktır. Kalbinden ve aklından geçeni iyi tutmalı insan. Çünkü nefes aldığı sürece kalbiyle ve aklıyla doğru yolu bulacaktır. Dilinden düşeni diken etmemeli insan. Çünkü söylediği her sözün esiri olacaktır.

Yaptıkların, yapmadıkların, sövdüklerin, sevdiklerin, ödüllerin, cezaların hiç gitmeyecekler senden. Bazen biri diğerine baskın olacak. Bazen gözyaşların sel gibi akacak, bazen gülmekten yanakların ağrıyacak. Tenin, saçların, ellerin değişecek. Değişmeyen bir bakışların olacak. Hayat öyle ya da böyle geçecek işte. Bir yaz gecesi, bir çatı katında uzanıp tanıdık yıldızları kiminle izlersen izle...
 
Bu sana, bana ve diğerlerine dair malum bir hikâye. Seni benden oku, sandığın müddetçe.

21 Mayıs 2013 Salı

Anahtar

Bir kilit daha anahtarını bulamadı, bir anahtar daha kilidini. Bir kapı yine vuruldu, zorlandı ve kırıldı. Bir umut daha yitirildi ve merdivenlerden inildi.

Ayaza rastlayınca yaz günü yaz, battaniyelerden medet ummaz. Hiçbir sır gizli kalmaz, hiçbir yalan sonsuza dek sürmez. Taşı gediğine koymakla söz tükenmez, gönül koymakla hâlden anlamayana ahval bildirilmez. Taş taş üstünde bırakmayınca sorun bitmez, elini taşın altına koymayınca o anahtar o kilide girmez.

Sevmediği ölçüde bahane bulur, sevdiği kadar risk alır. Ürker, korkar, kendini tek başına sevmez, alışkanlıklar yaratır. Alıştığı şiddet, korku ve sevgi sandığı şey ısıtmadan sarıp sarmalar. Sözler inandırıcı değildir, durup düşünecek kadar büyümemiştir henüz, başkalarının kimliğiyle yaşar.

Kimse kimseye bir şey öğretemez. Yanlış yoldasın gel bu doğru yol diyemez. Herkes kendince doğru yoldadır. Bazen yollar kesişir, bazen yol ayrımına gelinir. Şiirin, sakin sözlerin; yıldızları, denizi başka gözlerle görmenin son bulduğu bir yer vardır, her fâni elbet oraya varacaktır.

Yine sabah olacak. Yine yola revan olunacak.

31 Ocak 2013 Perşembe

Adın Ne Senin?

Adın ne senin diye sordu. Düşündüm, adım neydi benim? Kaç adım vardı bir çırpıda söyleyemeyeceğim? Hepsini söylesem ürkerdi. Birkaçını söyledikten sonra sustum, gülümsedim -içten bir gülümseme korkuları uzaklaştırırdı değil mi?- ve onu dinledim.

Çok oldu birbirimizden yiyeli diyordu yüzünü döndüğü gölgesi. Arkasını döndüğü her şey ağız birliği etmişçesine söyleniyordu ardından. Arkanı dönmek yetmiyor diyordu gülümseyen gözleri. Senin adın ne dedim.

Kısa süreli bir sessizlik uzunca bir hüzne mi işaret ediyordu diğer tarafta. Sorular neden azalmıyordu biz azaldıkça?

Acın ne senin diye sordum dizlerinin üzerine çökmüş haline. Düştüm dedi, canım yandı. Görmüştüm düştüğü yeri söyleyemedim. Düştüğün her çukuru sen kazmışsın diyemedim. Gittim ve yara bandı getirdim. Canı biraz daha yandı, biraz daha, biraz daha. Ama geçecekti.

Her acı unutulurdu elbet, bütün yaralar geçerdi.İyi olacaksın dedim. Uzandı, bir masal okudum ki masal anlatmakta pek de iyi değildim.

Bir yara daha açmak ne kolaydı oysa, bir çukur daha kazmak, bir masal daha yazmak.

Uyudu, uyudu, uyudu günlerce ve yola koyulduk sabah olunca, nereye gideceğimizi bilmeden.

29 Ocak 2013 Salı

Tek Başına

İnsan nasıl da tek başınadır şu dünyada. Kabullenmek istemesek bile bu maalesef böyle. En yalnız, en biricik, en kırılgan haliyle bir başınadır insan. Bütün tutunacak kavramların yerle bir olduğu andır şu an.

Gerçek sizi, sizi mutlu edecek, eden hallerinizi,isteklerinizi, çocukça sevinçlerinizi görmek hoşlarına gitmez insanların. Hele ki bu insanların sizden beklentileri varsa mümkün olduğunca onların istediklerini yapmanızı, onlara göre yaşamanızı, kendinizi ertelemenizi içleri sızlamadan hatta bunun farkına varmaktan kaçınarak beklerler ve bu onların normali olur. Bu tür insanlardaki anormallik size de normal gelmeye başlayabilir bir süre sonra. Sevmek fedakarlıktır ya isteklerinizden vazgeçmeyi sevginin gereği zannedebilirsiniz.

Zaman içinde bu halin size verdiği zararlarla yüzleşmeye başlarsınız. O anda bir çırpınış başlar içinizde. Hayıflanmalar ve uzaklaşma çabaları. Bu halden kaçış pek kolay olmasa da bunu yapacak tek kişi sizsinizdir. Kimse size bu hususta destek olmayacağı gibi köstek olmaya çalışan çok olacaktır. Kişinin tek dostu kendisidir. Bunu ne kadar erken anlarsa o kadar iyidir.

İnsan içini açmamalıdır öyle herkese, belki de hiç kimseye. Dilinizden samimiyetle ve anlaşılmak isteğiyle çıkan sözler günü geldiğinde sizi daha çok yaralamak için muhafaza edilir. Ne kadar anlayışlı,sabırlı ve insanların yaralarına duyarlı olursanız bunları yaşamaya o kadar yakın olursunuz. Yaralar yeni yaralara maya olmak için bekletilirler bir kuytuda. Yeni insanlara dağıldıkça,daha fazla can yaktıkça o yara, yaranın sahibi biraz olsun rahatlıyordur belki.

Nasıl da tek başınayız şu dünyada ve bu düalitenin içinde barışı sağlamak için nasıl da savaşmak zorundayız. Ne acı!

30 Ekim 2012 Salı

Kandırmaca

Biz bu kandırmacanın hangi tarafındayız şimdi, inan bilmiyorum dostum. Tek bildiğim bakınızlı cümleler kurmaktan imtina ettiğim.

Sen ve ben bir kurmacanın içinde, kandırmaca oynayarak bulmacanın eksik cümlelerini tamamlayacağımızı sanmıştık belki. Ah ne yazık ki bu bulmaca hep eksik kalacak dostum. Sen ve ben hep eksik kalacağız.

Bir halüsinasyonun görünmeyen çeperlerine vurdukça kaçacaksın belki kendinden. Bir daha rüya görmemek için hiç uyumayacaksın. Bir daha hiç sanmayacaksın, hiç kandırmaca oynamayacaksın. Bir kelime daha bulamayacaksın bir boşluğu doldurmaya.

Kaç nefer bir aşk ediyor dostum? Kaç nefes aşktan bihaber sonlanıyor? Kaç göz gözlerinin feri oluyor? Kaç dostum kaç!

Yol uzadıkça dönüş yolu da uzuyor dostum. Kitaplar, filmler, şiirler, sözcükler çoğalırken azalan ne oluyor? Neden hep azalır ki insan dostum? Bütün bu kitaplar, filmler, şiirler, aforizmalar neden çözemez ki bizim sırrımızı? Neden çözmeye çalıştıkça uzaklaşır senden kaderin? Neden doğru yolu buldum derken, kendini koskoca bir yanlışın içinde buluverirsin? Yollar uzadıkça gitmek zorlaşır dostum, iyisi mi sen yol yakınken kaç.

Yol yakın mıdır diye hiç sorma bana. Kaç gidiş bir dönüş ediyor bizim kurmacamızda, kaç bilet kestim kendimden çok uzaklara? 

Hayal meyal bir otobüs penceresindesin şimdi sen. Başını cama yaslamışsın, kim bilir hangi düşlerin peşindesin. Her kurmaca bir kandırmacanın esiri oluyorsa sonunda, biz bu bulmacayı hiç çözmeyelim.

8 Ekim 2012 Pazartesi

El Değmemiş Aşklar

Çarşıdan, pazardan domates alırmış gibi seçmiyoruz değil mi aşklarımızı? Hem bizimkiler el değmemişinden olsun, hatta gidip tarlasından toplayalım. Yetişirken gübresini de bol verelim ki pek güzel olsun bizimkinin meyvesi.

Ah günümüz aşkları!.. Eller, diller hepsi karışmış birbirine. El değmemiş, dil değmemiş aşklar şimdi çok çok eskilerde. Bir zamanlar böyle değildi değil mi dünya? Yoksa biz mi geç yüzleşenlerdeniz geçmişle? Genç yüzleşseydik geç kalmayacak mıydık geniş geniş sevmelere?

Hem mevzu kaç el kaç dil mevzusu da değil ki, gönlünüze gönül değdiğinde başlıyor mevzu. Bir ömür kaç gönülü sığdırıyor bir gönüle? Kim gerçekten seviliyor? Eller, diller çokça karışınca işin içine bu ayrım doğru yapılabiliyor mu? Yollar pek, pek ince.

Düşünmek de güzel kafa yapıyor. Kafayı bulmak için şişelerce içenin gıpta edeceği bu hal, insanın bilmem kaç promille trafikte yakalanma riski taşımadan gaza basmasını sağlıyor. Aşkının gaza basmasından memnuniyet duyacağını ifade eden şarkıdaki gibi bir ayağımız gazda, kalbimiz 5.viteste fır dönüyoruz sevgili etrafında. Kâbesini bulmuş hacı adayı gibi, kendini bir kaptırdı mı, ben diyeyim çölleri siz deyin okyanusları döner durur bu pervasız pervaneler.

Peki, aslolan aşk ise kaç kâbesi olur bir pervanenin?