30 Ekim 2012 Salı

Kandırmaca

Biz bu kandırmacanın hangi tarafındayız şimdi, inan bilmiyorum dostum. Tek bildiğim bakınızlı cümleler kurmaktan imtina ettiğim.

Sen ve ben bir kurmacanın içinde, kandırmaca oynayarak bulmacanın eksik cümlelerini tamamlayacağımızı sanmıştık belki. Ah ne yazık ki bu bulmaca hep eksik kalacak dostum. Sen ve ben hep eksik kalacağız.

Bir halüsinasyonun görünmeyen çeperlerine vurdukça kaçacaksın belki kendinden. Bir daha rüya görmemek için hiç uyumayacaksın. Bir daha hiç sanmayacaksın, hiç kandırmaca oynamayacaksın. Bir kelime daha bulamayacaksın bir boşluğu doldurmaya.

Kaç nefer bir aşk ediyor dostum? Kaç nefes aşktan bihaber sonlanıyor? Kaç göz gözlerinin feri oluyor? Kaç dostum kaç!

Yol uzadıkça dönüş yolu da uzuyor dostum. Kitaplar, filmler, şiirler, sözcükler çoğalırken azalan ne oluyor? Neden hep azalır ki insan dostum? Bütün bu kitaplar, filmler, şiirler, aforizmalar neden çözemez ki bizim sırrımızı? Neden çözmeye çalıştıkça uzaklaşır senden kaderin? Neden doğru yolu buldum derken, kendini koskoca bir yanlışın içinde buluverirsin? Yollar uzadıkça gitmek zorlaşır dostum, iyisi mi sen yol yakınken kaç.

Yol yakın mıdır diye hiç sorma bana. Kaç gidiş bir dönüş ediyor bizim kurmacamızda, kaç bilet kestim kendimden çok uzaklara? 

Hayal meyal bir otobüs penceresindesin şimdi sen. Başını cama yaslamışsın, kim bilir hangi düşlerin peşindesin. Her kurmaca bir kandırmacanın esiri oluyorsa sonunda, biz bu bulmacayı hiç çözmeyelim.

8 Ekim 2012 Pazartesi

El Değmemiş Aşklar

Çarşıdan, pazardan domates alırmış gibi seçmiyoruz değil mi aşklarımızı? Hem bizimkiler el değmemişinden olsun, hatta gidip tarlasından toplayalım. Yetişirken gübresini de bol verelim ki pek güzel olsun bizimkinin meyvesi.

Ah günümüz aşkları!.. Eller, diller hepsi karışmış birbirine. El değmemiş, dil değmemiş aşklar şimdi çok çok eskilerde. Bir zamanlar böyle değildi değil mi dünya? Yoksa biz mi geç yüzleşenlerdeniz geçmişle? Genç yüzleşseydik geç kalmayacak mıydık geniş geniş sevmelere?

Hem mevzu kaç el kaç dil mevzusu da değil ki, gönlünüze gönül değdiğinde başlıyor mevzu. Bir ömür kaç gönülü sığdırıyor bir gönüle? Kim gerçekten seviliyor? Eller, diller çokça karışınca işin içine bu ayrım doğru yapılabiliyor mu? Yollar pek, pek ince.

Düşünmek de güzel kafa yapıyor. Kafayı bulmak için şişelerce içenin gıpta edeceği bu hal, insanın bilmem kaç promille trafikte yakalanma riski taşımadan gaza basmasını sağlıyor. Aşkının gaza basmasından memnuniyet duyacağını ifade eden şarkıdaki gibi bir ayağımız gazda, kalbimiz 5.viteste fır dönüyoruz sevgili etrafında. Kâbesini bulmuş hacı adayı gibi, kendini bir kaptırdı mı, ben diyeyim çölleri siz deyin okyanusları döner durur bu pervasız pervaneler.

Peki, aslolan aşk ise kaç kâbesi olur bir pervanenin?

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Kaygı

Bazen durup düşünmek gerekiyor. Bütün mumları, kandilleri, yıldızları yakıp tefekküre dalmak, kalbi aydınlatmak icap ediyor.

Bazen söylemek istediklerini söyleyemiyor insan, söylemek istemediklerine ise bozuk plak misali takılıp kalıyor. Aslında söylemek istediği şey ile söylediği şey arasında dağlar kadar fark var biliyor ama bazen, bazı durumlar sizi olmaktan hiç hoşlanmadığınız bir hale büründürebiliyor.

Bazen yargılıyoruz birbirimizi, en doğru, en iyi, en ahlaklı bizmişiz gibi. Herkes bir diğerine göre kötü veya iyi. İnsanların kaygılarını, dertlerini küçümsüyoruz bazen de yaşadığı her şeyi bilirmiş gibi.

Cesaret ve endişe sürekli bir savaş halinde içimizde. Korkular, bizi biz olmaktan uzaklaştıran alışkanlıklar yönetmeye başladığında hayatımızı bir sessizlik çöküveriyor üzerimize. Hoşgörü ve merhametten uzaklaştıkça, hakkımız olmayan sözlerle birbirimizi yargılamaktan çekinmedikçe en çok yaralanan biz oluyoruz, vicdanımız oluyor.

Durup düşünmek gerekiyor bazen; yolları, denizleri, yağmuru, toprağın kokusunu... Arınmak gerekiyor bazen; kendine dönmek, farkına varmak, kırmamak, kırılmamak... Sevmek gerekiyor
sadece; endişelerden uzaklaşıp,korkusuzca, güvenerek. Çünkü sevdikçe, sevildikçe, güvendikçe açılıyor kalbe giden yollar.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Melek

Geçen haftaydı sanırım melek ile karşılaşmam. O da bizim gibi bu dünyaya getirilmiş bir insan evladıydı. Ama karşılaşmamız beni sinirlendirip isyan ettirecek kadar vahim bir gazete haberiyle olmuştu. Belli ki o bizim kadar şanslı değildi; yaşadığı coğrafya, doğduğu ve evlendirilip gönderildiği aile itibariyle...

Bugün öldüğünü okudum yine aynı gazetelerden. İçim sızladı,gözlerim doldu ve yazmak istedim bu satırları. Bizlerin yapabileceği şiddete seyirci kalmamak ise sadece, bunu yapmalıyız. Daha fazlasını yapacak güce sahipsek ve bunu yapmamışsak/yapmıyorsak da en az bunu yapan ve buna seyirci kalanlar kadar sorumluyuz. Bu kendi halinde blogdan yükselen isyan belki çok az kişiye ulaşacak ama şu noktada bence mühim olan kalben o yolda, o isyankar yüreklerle bir olabilmektir.

O acıları yıllarca bedenen ve ruhen çeken biz olmadığımız için anlamazlıktan gelmeyelim bu küçük kadını ve rahat, eğlenceli,umursamaz hayatlarımıza ara verelim biraz. Ya siz çekseydiniz onun çektiklerini ya da en sevdiğiniz? Düşüncesi bile tüyleri diken diken etmeye yetiyor değil mi?

Şiddetin her türlüsüne karşıyım. Haklı veya haksız öfkelensem biraz, sesim yükselse,dilim değişse sonrasında kendime kızarım. Elbet insanlar bizi öyle dayanılmaz noktalara getiriyorlar ki bazen sesimize,sözümüze hakim olamıyoruz. Hepsi fazla hepsi. Ama herkes böyle düşünse bu kadar büyür mü sorunlar?

Balığın baştan kokmadığı bir dünyada yaşamak hepimizin isteği diyemiyorum çünkü biliyorum ki benim gibi düşünmeyen bir sürü insan müsveddesi var. Şiddetten nemalananların, bizim acımasızlık addettiğimiz şeyler doyumsuz iştahlarını kabartıyor sanırım. Gittikçe artan şiddet, gittikçe sessizleşen insanlar, görmezden gelinen haksızlıklar ve alın size aranan toplum!..

Melek sonsuz bir uykuda şimdi. Şimdi yaşadığından daha rahat ve huzurludur umarım. Bir meleği öldürmenin cezası ülke sınırlarımızda ne olur meçhul, olur mu o da meçhul. Ama Allah nezdınde cezasız kalmayacaktır inşallah.







17 Haziran 2012 Pazar

Biraz Uyku

İçmeyeceğim bir sigara daha yakıyorum düşünürken kaçıncı seni. İçine biraz yaz kaçmış soğuk bir kış gününde kalbim. Evimi istila etmiş sana dair düşüncelerim. İçmeyi beceremediğim bir sigara elimde,sen kim bilir hangi mevsimin hangi sıcak köşesinde. Ben buz gibiyim oysa,ellerim inkar etse de.

Soğuk almış diyor doktor duyguların. Kaç antibiyotik, kaç iğne verdi para etmiyor. Serzenişi pastil yaptım,dilimden düşmüyor. Bir oda,bir oda daha; sözcük yığınlarından içeri girilmiyor.

Tavuk suyu çorba da içtim bugün. Oturdum bir iki hikaye de okudum. Gittim,saçlarını sevdim sonra. Gittim gözyaşlarımı suya akıttım. Bir mektup yazdım sonra, okusan da anlamayacağın bir mektup. Halbuki sorsaydın anlatırdım.

Bir nefes daha çektim sigaramdan. Dumanı seni resmediyor. İlaçlarımı da aldım unutmadan ve gözlerim yine kapanıyor.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Suskun

Her gönül bir gün suskunluğa müptela olur. Kimi günlerce sürer, kimi aylarca. Kimi sever de söylemez, kimi sevildiğini bilmez. Kimi ölür de, kimselere diyemez.

Yumurtayı en çok rafadan sevdim ben. Kimseye göre değişmedi sevme şeklim. Diğer hallerini de sevdim elbette ama rafadanı diğerlerine tercih ettim. Hep bildiğim gibi sevdim ben, içimden geldiği gibi.O yüzden içten olmayan şeylerle karşılaştığımda soğuyuverdim. Kolay sevmedim, sevemedim. Birilerine göre şekillenmedim, şekillenemedim. Kendimce doğrularım oldu ama doğrularım başkalarını üzsün istemedim. Doğru neydi ki zaten? Benim doğrularım herkese göre doğru muydu? Hepsini bıraktım bir tarafa; eksik bir cümle, yalanlarla süslü yapay sözcükler veya doğruluğunu iddia ettiğiniz şeyler gerçekten sevmenin yerini tutabiliyor muydu?

Bugün, bir gün daha eksiliyor hayatımdan. Diğer günlerden farkı ne henüz bilmiyorum. Bugün bitecek ve sonra yarın gelecek. Yarınlar birer birer eksilecek sonra hayatımdan.

Bugün kandil. Uzun zamandır sabaha kadar dua etmediğimi fark ettim bunları yazarken. Gözlerimi dolduracak nefsani şeyler bulmuşum da Sana uykularımı feda etmemişim. Bu dinginliğe öyle ihtiyacım var ki şimdi; saatlerce ağlamaya,okumaya,benimle konuştuğunu hissetmeye ve inanmaya. Hem doğruyum,hem yanlış; hem zorlayanım,hem kolaylaştıran;hem hiddetliyim,hem şefkatli;hem ilkim hem son;hem zarar verenim hem iyilikler yapan. Ben Senin isimlerinle şekillenirim velhasılıkelam...

Bir gece bir dua göndermiştin Sen bana, suskunum şimdi ben beni her zorlayana. Kendimi tutamadığım anlar için ise sığınıyorum affına.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Kuyruksallayan

Efendim,bugün kuyruksallayan hayvanından bahsedeceğiz. Nasıl bir hayvandır,nerelerde yaşar,nasıl beslenmeli ve nasıl korunmalıdır gibi hususlara değinmeye çalışacağız naçizane.

Kuyruksallayan hani o meşhuur şarkıdaki gibi, her çiçekten bal alırım,her gördüğümle kalırım,yahu sen de kendini adam mı sanırsın diyerek özgürce kırlarda dolaşmayı seven bir kuştur. Genelde ılıman iklimleri sever, baktı ki soğudu havalar hemen başka sıcak iklimler arar ve göçüverir.

Pek ilgi sever bu cinsler, biraz ilgilenmediniz mi küsüverir. Fazla üstüne düşseniz baygınlık geçirir, ortasını bulmanız gerekir. Yoksa alimallah kuşunuz uçuverir.

Kuyruksallayan esasen yabani bir kuştur. Ama ben onu evcilleştiririm, sadece benim kuşum olsun diyorsanız birkaç öneride bulunmak bize farz olmuştur.

Efendim, bunların kuyrukları pek bir sallandığı için pek işveli görünürler ve bunları evcilleştirmeye çalışıp da başarılı olamayanlar çoktur, önce bunu biliniz. Yok illa yapacağım derseniz ilk tavsiyem kuyruğunu uçamayacağı şekilde kısaltınız ama çok canını yakmayın ki size küsmesin yavrucak.

İkinci önerim kafesinin kapısını sürekli kilitli tutunuz. Pencere önüne değil de karanlık bir odaya saklayınız,gözü dışarıda kalmasın. Son olarak da şunu söyleyelim, sıcak bir ortam yaratın ki kuşunuz sizden soğumasın.

Bugün kuyruksallayan beslemenin zorluklarına değinmeye çalıştık. Görüyorsunuz ki pek kolay olmayacak işiniz. Bana sorarsanız risk almanızı tavsiye etmiyorum. Alacağım derseniz, antidepresanları depolayın derim şimdiden. 

5 Nisan 2012 Perşembe

Sıkıntı

Bazen sizin de sıkıldığınız oluyor mu her şeyden; hatta kendinizden bile? Bütün cümlelerimi yutmak ve sadece yazmak istiyorum o anlarda. Kendime tahammül edemiyorum, örneğin şu an. Lakin neyi eksiltsem neyi çoğaltsam doğru cümleyi kalemimden çıkaramayacağımı da biliyorum. 

Cyrano ilan-ı aşk ederken kuzenine nasıl da acılar çekiyordu kimbilir. Benim çektiğim sıkıntı yanında hiç kalır elbette. Şimdi oturup Dante ile Cyrano ile Oğuz Abi ile sohbet edeyim istiyorum. Yahu hayat şöyle de bir şeydir aslında desinler bir bana. Bir şey daha öğreneyim, bir basamak daha çıkayım. İçimi rahatlatayım istiyorum. 

Can Baba gelsin sonra, yeni bir şiir yazmış olsun, kimse o şiiri okumamış olsun. Elektrikler kesilsin sonra, birkaç mum yakalım. Nazım gelsin, Piraye'sini anlatsın, Can Baba da ona Güler'i anlatsın. Ben de anlatayım sonra, sıkıntımı söyleyeyim, gülüp geçelim birlikte. Gülüp geçilecek şeylere sıkıntılandığımız için tekrar tekrar gülelim. Yeniden doğsunlar benimle birlikte, gülümserken bırakayım onları orada. 

Hayat böyle de basit bir şey aslında. Gülüp geçilecek kadar, mutsuz olunamayacak kadar kısa. Bunu bile bile yapamadığım anları düşündükçe kendime yine de kızamıyorum. Ama yapma diyorum, bunu yapma! Kalbini temizle, ruhunu dingin tut, içini ferah tut... Bazen sözler de nafile.

3 Nisan 2012 Salı

Dalga

Yine bir dalga geçesim var hayatla.Yoksa o mu benle geçiyor? Anlayabilirsen anla!

Biz oyun çocuklarıydık hala.Tam büyüdük derken bir baktık ki aynaya, olamamışız ahla vahla.

Hem neden olacaktık ki? Hayat, ahlama, vahlama, keşke deme, aman gitme deme, dur deme, kaybettim deme, tüh deme şeysi değil miydi? Bir gün kulağından tutuverdi biz çocukları, şöyle bir kenara çekiverdi. Canım yandı, söyledim ama bir daha çekti.

Halbuki annem hiç çekmemişti kulağımı, babam hiç bilmemişti serzenişimin manasını. Küçüktüm, büyüyemedim, büyüdüysem hiç bilemedim, hem zaten küçüksen gelme dedi(!). Olmuşu gelsin dedim, sen olmuş musun dedi. Olmamışsam oldur dedim, bir tokat da benden olsun dedi. Bilemedim ben bu işi dedim, bilmen gerekmiyor ki kaderini yaşa dedi. Niye ben de herkes gibi olmadım o zaman dedim, sustu bir şey söylemedi.

Git dedim geldi, gel dedim hızlıca kaçıverdi.Dur dedim, durmam dedi, başka yol bilmem dedi, geriye dönmem dedi.

Tut şu çocuğun elinden, bir şey öğret ona! Yol bilmezse yol göster, dil bilmezse sözünden ver, sevmek isterse sevginden ver, kalmak isterse kalbinde yer ver, uyumak isterse göğsünü göster, tutmak isterse elini ver dedim gülüp geçiverdi.

Yolda olmayana sağdan gel diyorsun, soldan gelse de fark etmeyecek biliyorsun.

29 Mart 2012 Perşembe

Sessizlik Mi?

Ben susmayı severim aslında, susarak anlamayı,susarak anlatmayı. Konuşmayı da severim elbet. Kelimeler anlaşmak, anlaşılmak için değil midir? Ama bazen ne çok konuşsanız da anlaşılmadığınızı hissettiğiniz zamanlar oluyordur. Bunun karşınızdaki insanla durumunuza, yakınlığınıza, beklentilerinize, o günlerdeki ruh halinize göre farklı farklı sebepleri vardır.

Can Yücel'in dizeleri gelir aklıma hep susmak deyince...

Ne zaman kendime gelirsem Çin'den
Bi güzel susmak geliyor içimden...


İnsan kendinden geçtiğinde mi çok konuşuyor ve kendine geldiğinde mi susuyor acaba? Kendinizle oynamayı sever misiniz bilmem. İpin ucunu kaçırmazsanız epey eğlenceli olabilir bu oyun. Deneyiniz bir kaç gün.

İnsan konuşmadan, dile dökmeden bir şeyleri anlaşılamayacağını düşünür. Halbuki çok cümle, çok iyi anlaşılmak manasına gelmemektedir.Çünkü bazı durumlarda sözcükler zehirlemeye başlar sizi.Ve de birileri sizi anlamaya niyetliyse sussanız da anlayacaktır. Ne zaman dilimden sıkışsa başım sığındığım bir büyük insanın sözleri çarpar düşünen odacıklarıma.

Sus artık yeter! Sır perdelerini o kadar yırtma!

Bir sözü daha vardır Mevlana'nın çok sevdiğim;

Gönlün sırrına mezar olursa muradın çabuk gerçekleşir, der...

Biz dilimize prangalar vursak da suskunluğun zevkini yaşamaktan uzaklaşıyoruz. Oysa söz bir bakıştır bazen, bir gülümseme. Hayatımız sanallaştıkça sessiz cümlelerimiz yerini gürültülü bir aldatmacaya bırakıyor. Biz de bu hengamede kaybolup gidiyoruz bazı günler. Kendimize geldiğimizde ise sadece susuyoruz...

14 Mart 2012 Çarşamba

İllüzyon

Bir illüzyonun içinde hayaller kuran çocuk; hayal içinde hayal deliliği çağrıştırmıyor mu?

Aslında kimsenin kimseyi tam olarak tanımadığı lakin tanırmış gibi yaptığı oyun bahçelerinden birinde tahterevalliye binerken ikimiz,farkında olmadan kararsız dengeyi ve oynaklığı öğrenmeye başlamıştık. Çocuktuk o vakitler,neyi öğrendiğimizden bihaberdik. Tahta salıncaklarda çığlık çığlığa sallarken seni, özgürce sallamayı öğreniyordum ben, kaydıraklarda ayak kaydırmayı öğrendin sen sonraları...Çocukluk ne masum şeydi değil mi?

Bir masum öpücük kondurmuştum dudaklarına. Çocukluk aşkı dedikleri bu olsa gerekti.
Dünyada bizden başka birileri yoktu o günlerde. Büyüdükçe azalacağını bilmediğimiz o cevher, içimizde pürneşe bir aşkın tohumlarını atıyordu.

Yollar zorunlu olarak ayrılırdı bazen. Bedenler ve ruhlar başka birilerinin kaderi olabilirdi. Bilmiyorduk elbet bunu o vakitler.O günlerde bilmediğim bir çok şeyi öğrenecektim zaman içinde;yalnızlığı,riyakarlığı,yalanları,aldatılmayı... Aşkın, aslında ne olduğunu anlamam da yıllarımı alacaktı. Ve yıllar sonra başka bir şey daha öğrenecektim:Sen başka bir bedende gelecektin bir gün bana!

Yüzümü sana dönmek özüme dönmekti benim için. Büyüdükçe anlamıştım, seni kaybettikçe,sana yaklaştıkça...

Bir illüzyonun içindeyim biliyorum ben. Hayal içinde kurulmuş bu hayal seni de çağırıyor mu?

13 Mart 2012 Salı

Şaire Dair

Ben kafiye düşünürüm
Sevgili bana der ki: Yüzümden başka bir şey düşünme!


Mevlana'dan bir alıntıyla başlıyorum bugün yazmaya. Mevlana şiirinde kafiyeye tutsak kalmanın şikayetindedir. Lakin sonra Sevgili tarafından tutsaklıktan kurtarıldığından bahseder.

Şiir pek okunur bir şey değil artık günümüzde. Oysa yaşamın en kısa yoldan anlatılışıdır şiir. Malum, çağ hız çağı. Ne biz yetişebildiğimizi düşünüyoruz zamana, ne de zaman durup bekliyor bizi. Her şeyi hızlıca yaşayıp tüketmeye alışan insanoğlu şiirdeki zerafeti algılayabilecek boyuttan çok uzaklaştı. Aslında bu dönemin kurtarıcısıydı belki de şiir. O naifliği yakalayabilmenin yollarından biri...

Kafiyenin tutsaklığından kurtulup Sevgili'ye ulaşan Mevlana gibi, hayatın bizi bağımlı kıldığı şeylerden kurtulmak ve kendini gerçekleştirebilmek zordur çoğu zaman. Bu bağımlılıklar bizi biz olmaktan etse de vazgeçemeyiz. Kendini bilmek için aleme misafir gelen insan, kendi olmaktan başka her şey olur bu düzende. Birilerinin sevgilisi,annesi,kardeşi,dostu,düşmanı; kendisinin ise sadece yalnızı olur.

Oysa şair tek yapması gerekenin bu olduğunu bilir. Gördüğünden,duyduğundan ötesini bilmek ister. Kalbe iner,aşkla çıkar. Alemi temaşa ederken ayna olur;ayrı olur,aynı olur. Şairin penceresindedir hayat. Bazen bir serzeniş bazen de bir dua olur.

Sevgilinin adını zikret gecelerce ;bir dua gibi,bir dilek gibi. O'nunla bil kendini, tavaf et aşkla alemi...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Yalnızsın Kardeşim!

Hayat pek hızlı akıyor dostlar. Yarım kalıyor bir sürü plan, bir sürü telaş, bir sürü heyecan. Yerini yeni planlar alıyor, yeni telaşlar, yeni heyecanlar. Gün geçtikçe ağzınızda buruk bir tat bırakmaya başlıyor yaşananlar,geride kalanlar.

Yalnızsın kardeşim!.. Hiç unutma bunu, unutturma içine. Dost sanma kimseyi, sev ama kaptırma kendini. İçine sakla dualarını, korkularını kendin bil. Hesabını bir Allah'a ver, bir vicdanınla yüzleş. Bin aşka malzeme olacağına, bir kişinin sevdiceği ol, yoldaşı ol.

Olmadı diye hayıflanma, neden diye sızlanma birilerine. Dön geldiğin yere, seni kendini bilmen için gönderene.Duaların yoldaşındır senin, bir de aşkın.

Yarın yeni bir gün kardeşim;yenilenme günün!.. Kendini sev, kendini bil, değerini düşürme... Herkes geçse de senden, sen kendinden vazgeçme...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Marifet

Yazarın yazıya ihaneti midir mutlu aşk? Yoksa beceriksizliğimize uydurduğumuz bir kılıf mıdır bu mutsuzluk oyunu?

Neyin farkındasın ki diyor yazarına sözcük...Yerine bir benzerini rahatlıkla koyabileceğin o kelimeye takılma kalem sahibi...

Ellerine düşen her sözcüğü büyütemez insan. Her sözcüğü yeteri kadar sevemez. Bazen çok emek verir,zaman verir,aşk haline girsin ister; girmez. Öyle bağlanır ki bazen,miadını doldurup,başka bir cümlenin parçası olmak için gittiğinde bunu ihanetten sayar. Oysa başka sözcükler vardır elinde,dilinde; aşka gelmeyi bekleyen...

Karanlığı seviyor senin sözcüklerin. Oysa aydınlığı görebilmekti belki marifet. Sen hala farkında(mı) değilsin...